Inmotion Web Hosting Bluehost Web Hosting WebHostingPad Web Hosting JustHost Web Hosting Hostmonster Web Hosting Globat Web Hosting Yahoo Web Hosting GoDaddy Web Hosting Lunarpages Web Hosting Dot5Hosting Web Hosting

Balmumu nasıl ortaya çıkmıştır?

Posted under Soru Cevap by Bingöl Organik Yayla Balı on Salı 6 Nisan 2010 at 15:49

Arıların petek üretimi balmumunun varlığına bağlıdır. Balmumu gibi petek yapımı için son derece uygun olan bir maddenin arılar tarafından üretiliyor olması başlı başına bir yaratılış delilidir.

Öncelikle kendilerine tamamen yabancı bir madde olan balmumunun içeriğini arılar nasıl bulmuşlardır?

Ve nasıl olup da her arı aynı formülü, aynı kıvamı hatasız olarak milyonlarca yıldır tutturabilmektedir?

Arılar balmumu gibi ideal bir malzemenin üretimini yapacakları sistemleri vücutlarında nasıl oluşturmuşlardır?

Bir an için arıların herhangi bir şekilde peteğin hammaddesi olan balmumunu üretmeyi başardıklarını varsayalım. Bu başarı tek başına hiçbir şey ifade etmeyecektir. Çünkü arı aynı zamanda, yapacağı inşaat için gerekli olan tüm teknik bilgi ve beceriye de sahip olmalıdır.

Yine bir arının -hiç mümkün olmasa da- bu özelliklere şans eseri sahip olduğunu varsayalım; bu da kesinlikle yeterli olmayacaktır. Söz konusu arı, bu bilgiyi bir şekilde diğer koloni üyelerine öğretmek zorundadır. Ve onların bedenlerinde de balmumu üretmek için gerekli olan sistemi oluşturması gerekmektedir. Ayrıca daha sonra gelecek olan nesillere de bu bilgiyi ve üretim sistemini aktarmak zorundadır.

Bunların da ötesinde bütün arıların birlikte çalışabilecekleri şekilde bir iş bölümü yapmayı bilmeleri de gerekmektedir. Çünkü arıların her birinin petek örme bilgi ve becerisine sahip olmaları yeterli değildir. Arıların birlikte iş yapmak için gerekli olan organizasyonu yapabilecekleri akla ve bilince de sahip olmaları gerekmektedir. Çünkü arıların bu organizasyonu nasıl gerçekleştirdiği, nasıl olup da aralarında iletişimin sağlandığı, on binlerce arının karanlık bir kovanda hiçbir karışıklık çıkarmamasının altında ne gibi bir düzenin yattığı gibi pek çok sorunun da yanıtlanması şarttır.

Toplam Okunma : 187 Bugün Okunma :3 Son Okunma Tarihi:08/30/2010


Petek Yapımında İlk Aşama,Balmumu Yapımı

Posted under Soru Cevap by Bingöl Organik Yayla Balı on Salı 6 Nisan 2010 at 15:23

Arı peteklerinin temel inşaat malzemesi balmumudur. Arılar balmumunu, karınlarının altında yer alan 4 çift salgı bezinden salgılarlar. Bu salgı bezlerinin bitiştiği yerde iki küçük aralık vardır. Balmumu bu aralıklarda ufak ince pullar şeklinde oluşur. Arılar bu küçük tabakaları almak için tüylerden oluşan arka bacaklarındaki kancalarını kullanırlar. Bunu balmumu plakasına geçirir ve arka bacaklarıyla çekip dışarı çıkarırlar. Sonra ileri iterek önce orta, sonra ön ayaklarına ulaştırırlar. (Arılar 6 bacaklıdır) Son olarak plakayı çene kemikleri ile alır ve yoğurarak işlenebilir kıvama getirirler.[1]

Bir mum pulcuğu alınır alınmaz, aralıktan hemen ikincisi çıkar. Yalnız balmumunun salgılanması için en önemli unsur sıcaklıktır. Bu yüzden işçi arılar peteği inşa etmeye başladıklarında ilk olarak birbirlerine zincir halinde kenetlenir, adeta bir top halini alırlar. Bu sayede balmumu için gerekli olan 35 oC ısı sağlanmış olur. Yoğurma işlemi bu en uygun ısı derecesinde yapılır ve böylece plastikleştirilmiş, inşaata elverişli balmumu hazır olur.

Balmumunun rengi ilk salgılandığı zaman beyazdır. İçine polen ve başka maddeler karıştıkça renk sarıya ve kahverengiye döner. Balmumunun kimyasal içeriği ise şöyledir:[2]

Hidrokarbon % 14

Monoesterler % 35

Diesterler % 14

Hidroksi Polyesterler % 8

Serbest asitler % 12

Balmumu üretimi oldukça fazla enerji gerektiren bir işlemdir. Bu nedenle arılar 1 kg. balmumu yapmak için yaklaşık olarak 22 kg. bal tüketirler. Arılar balmumunu salgı bezlerinden her seferinde yaklaşık olarak bir toplu iğnenin başı büyüklüğünde parçalar halinde çıkartırlar.[3]

Bu oran göz önünde bulundurulduğunda balmumunun neden bu kadar kıymetli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Arılar en küçük bir mum kırıntısını bile çok iyi değerlendirerek balmumundan maksimum istifade ederler. Hatta bir kovanı tamamen terk etmeleri gerektiğinde de bal tüketerek balmumu üretmek yerine, eski kovandan balmumu taşımak gibi bir yönteme başvurdukları bile gözlenmiştir. Bu konuda araştırma yapan Alman bilim adamı Dr. N. Koeniger başka bir yerde yeni bir kovan yapmak için eski kovanı terk eden bir arı kolonisi bulmuştur. Ertesi gün işçi arıların kovana geri döndüğünü gözlemleyen Koeniger, arıların eski hücrelerden balmumu kemirdiğini ve bunları yeni yuvalarına taşıdığını tespit etmiştir. Arıların bu tutumlu davranışlarının nedeni balmumunun üretiminde çok enerji gerekmesidir.

Arılar toplu iğne başı büyüklüğünde parçalardan oluşturdukları balmumunu çok akılcı bir şekilde kullanarak en az balmumu ile en fazla petek inşa ederler. Örneğin arıların 22.5×37 cm. ebatlarında bir petek için sadece 40 gr. balmumu harcadıkları saptanmıştır. Boş ağırlığı 40 gr. olan bu petek yaklaşık 2 kg. bal depolayabilmektedir.[4]

[1]Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s. 22

[2]Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.36

[3]Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.83

[4]Prof. Karl von Frisch, Animal Architecture, A Helen and Kurt Wolff Book/Harcourt Brace Jovanavich, Inc. New York and London; s.87

Toplam Okunma : 238 Bugün Okunma :0 Son Okunma Tarihi:09/03/2010


Peteğin Genel Yapısı

Posted under Soru Cevap by Bingöl Organik Yayla Balı on Salı 6 Nisan 2010 at 14:59

Bir petek ortadan ikiye bölünecek olunursa son derece ilginç bir görüntüyle karşılaşılır. Peteğin bir ara duvarı vardır. Bu ara duvar da diğer kısımlar gibi balmumundan yapılmıştır ve her iki tarafa doğru sıralanmış olan hücrelerin ortak zeminini oluşturur. Hücrelerin zemini düz değildir. Biri diğerine uygun olacak şekilde çukurdur. Karşılıklı hücrelerdeki bu çukurlar yer kazanmak amacıyla birbirlerinin içine doğru sokulmuştur. Yan duvarlar, hücrelerin ara duvara nazaran aşağıya doğru hafifçe eğimli durabilmelerini sağlayacak şekilde bir yapıya sahiptir. İşte bu eğim, dolu hücrelerden balın akmamasını sağlar.*Bundan başka kovanda işçi arıların hücreleri daha yukarıda, erkeklerin sayıca az olan hücreleri ise aşağıda olacak şekilde bir düzen vardır. Kraliçe hücreleri de yine en aşağıda inşa edilir.

Ayrıca petek hücreleri ihtiyaca göre de örülür. Örneğin kovanda erkek arı sayısı azaldığında veya kıştan çıkıldığında (kışın kovanda hiç erkek olmaz) erkekler için üretilen ve diğerlerine göre daha büyük olan hücrelerden inşa edilmeye başlanır. Aynı şekilde kraliçe hücresi de sadece kovan için yeni bir kraliçe gerektiğinde yapılır.

Bunlarla birlikte peteklerin inşasında da son derece önemli detaylar vardır. Peteğin hammaddesinin üretimi ve kullanılışı, petek oluşturulurken yapılması gereken matematik hesapları gibi detaylar son derece şaşırtıcıdır.

*Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.81

Toplam Okunma : 147 Bugün Okunma :0 Son Okunma Tarihi:09/02/2010


Mühendislik harikası “Petek”

Posted under Soru Cevap by Bingöl Organik Yayla Balı on Salı 6 Nisan 2010 at 13:15

Arıların en hayret verici özelliklerinden biri de yaptıkları düzgün altıgen peteklerdir. Kalabalık bir arı grubu petek inşa ederken seyredildiğinde, ilk akla gelen bu grubun yaptığı işin sonucunda bir kargaşanın ortaya çıkacağıdır. Birbirinden bağımsız hareketler yapıyor gibi görünen bu canlıların hep birlikte son derece intizamlı yapılar meydana getirebileceklerine pek ihtimal verilmeyebilir. Oysa dışarıdan görülenin aksine, petek ören arılar kusursuz bir uyum içinde ve son derece düzenli bir şekilde çalışmaktadırlar. Öyle ki her biri farklı yerlerden başlamalarına rağmen, tümü aynı büyüklükte altıgen hücreler üretebilirler. Bu altıgenleri ortada birleştirdiklerinde hiçbir şekilde birleşme yerleri belli olmaz ve altıngenlerin açılarında herhangi bir kayma da olmaz.

Arılar sadece kovanda ihtiyaç olduğu zamanlarda petek örerler. Bu petekleri barınmak, yiyecek stoklamak ve yumurtalarını büyütmek için inşa ederler. Peteklerin her yönden düzenli bir yapıları vardır. Örneğin arı petekleri çift yüzlüdür. Her iki yüzde de yüzlerce hatta binlerce göz bulunur. Bu gözlerin bal, polen ve yumurta ile doldurulmaları da yine belirli bir düzen içinde gerçekleşir. Bir sıralama yapılacak olunursa bir arı peteğinde, en üstten başlamak üzere orta bölüme kadar bal bulunur. Ara bölümde polenler, en altta da larva odaları yer alır. Bal depoları kovanın yan taraflarında da devam eder. Ancak işçi arılar larva odaları ile bal odaları arasına mutlaka birkaç sıra polen depo ederler.*

Bu şekilde bal, larvalar ve polen birbirine karışmamış olur. Kuşkusuz petek içinde bal ve larvaların birbirine karışmaması en çok insanların işine yaramaktadır. Aksi takdirde arıcılar açısından içinden çıkılmaz bir durum meydana gelirdi. Petekten bir bölümünü ayırmak isteyen arıcılar, bal almaya çalışırken arı kolonisinin yeni bireylerine istemeden zarar vermiş olurlardı. Ayrıca larvalarla karışacağı için bal yemek de oldukça zorlaşırdı.

Burada bu kolaylığın oluşmasını sağlayan yine şuurlu bir harekettir. Görünüş olarak peteklerdeki hücreler (örneğin larva hücreleriyle, polen ve bal hücreleri) arasında hiçbir fark yoktur. Bunların tümü tamamen birbirlerine benzerdir. Ancak bu benzerliğe rağmen, daha önce de belirttiğimiz gibi, kraliçe boş bal veya polen hücrelerine yumurta bırakmak gibi bir yanılgıya düşmez. Her zaman doğru yere yumurtalarını bırakır.

*Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s.48-49

Toplam Okunma : 133 Bugün Okunma :2 Son Okunma Tarihi:08/30/2010


Bal arıları ölüyor mu?

Posted under Soru Cevap by Bingöl Organik Yayla Balı on Cuma 2 Nisan 2010 at 12:39

Bal arılarının kitlesel olarak ve hızlı bir şekilde ölümü tüm dünyaya yayılıyor. Uzmanlar bunun nedenini bulmak için seferber oldu. Ancak henüz kesin bir sonuca varılamadı.İlk olarak 2006 yılında gözlemlenen ve bilim adamlarını şaşkına çeviren Amerikan arı popülasyonundaki hızlı düşüş devam ediyor. Uzmanlar, milyonlarca yetişkin arının ortadan kaybolmasına ve kovanın yok olmasına neden olan bu fenomeni “koloni çöküş bozukluğu” olarak adlandırıyor.
Bu fenomene Kuzey Amerika’nın dışında Avrupa ve dünyanın diğer bölgelerinde de son yıllarda rastlanıyor.
Arıların neden ortadan kaybolduğunu anlayabilmek için akla gelen tüm olası sebepleri inceleyen bilim insanları; virüs, parazit, gıdasızlık ve çeşitli çevresel faktörleri gözden geçirdi. Yine de arı popülasyonunun azalmanın nedenine dair net bir sonuca ulaşılamadı. Ancak 887 farklı arı, polen ve kovan örneğinde 121 değişik haşere ilacı tespit edilmesi, bu ilaçların arıların durumuyla bağlantılı olabileceğine dair şüpheleri artırdı.
ABD Ziraat Bakanlığı’nın Maryland, Beltsville’de bulunan Arı Araştırma Laboratuvarı uzmanlarından Jeff Pettis’e göre, kış aylarının sert geçmesi, durumun ciddiyetini artırıyor. Normalde kış mevsiminde arı nüfusunda yüzde 10 oranında bir kayıp yaşanırken, bu yıl söz konusu oranlar yüzde 50’lere kadar çıkıyor.

Arıcılar zorda
Açıklanan son verilere göre, arı kovanlarında 2007 yılında yüzde 32, 2008 yılında yüzde 36 ve 2009 yılında yüzde 29 oranında bir azalma yaşandı. Bu durum başta arı üreticileri olmak üzere pek çok kişiyi ve sektörü zor durumda bırakıyor. Bal üretimi giderek düşerken, büyümesi arıların polen taşımasına bağlı olan 15 milyar dolar değerindeki mahsül de tehlikeye giriyor. Arılara yardımcı olabilmek için, çevre tahribatının kısıtlanması gerektiği savunuluyor.

FİLMLE UYARI
2007 yılında çekilen Bee Movie (Arı Filmi) adlı animasyon filminde arıların olmadığı bir dünyada doğanın dengesinin nasıl bozulduğu anlatılıyordu. Filmde arıların bal üretimini durdurduğunda ekolojik dengenin bozulduğu, çiçeklerin açmadığı ve insanlığın bu durumdan nasıl etkilendiği anlatılıyor.

Aktif Haber

Toplam Okunma : 143 Bugün Okunma :1 Son Okunma Tarihi:09/02/2010


Tarihten bir parmak bal

Posted under Soru Cevap by Bingöl Organik Yayla Balı on Cuma 2 Nisan 2010 at 12:30

Yüzyıllardır hem dünyada hem de ölümden sonraki yaşamda insanoğluna hizmet etmiş bal. Eski bir geleneğe göre, enlenen çiftler avuçlarından bal yiyerek birbirlerine kötü söz söylemeyeceklerine ve el kaldırmayacaklarına dair söz verirlermiş. Kimi kültürlerde diğer dünyaya girişin anahtarı olarak kabul edilmiş. Kimi kültürlerdeysee insanlar ölülerini balla mumyalamışlar.


BAL hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki, sırf vefakar bal emekçilerinin, yani arıların, Orta Asya’nın kalbinden Avrupa’ya, oradan Kolomb’un gemileriyle Amerika’ya ve daha nice yerlere yaptıkları maceralı yolculukları anlatmak oldukça uzun sürer. Gelin biz burada, çeşitli kültürlerin ona yüklediği ilginç anlamlardan dem vuralım.

Bal denilen bu iksirli besin tarih boyunca o kadar çok itibar görmüş ki, bilgelikleriyle ünlü bir çok karakterin çocukluklarını bal kaşıklayarak geçirdiklerine kanaat getirilmiş. Yunanlıların yüce tanrısı Zeus’tan, matematiği ve vejetaryenliği kendi tarikatında birleştirmiş Pitagoras’a kadar bir çok kişinin bal yiyerek büyüdüğüne inanılmış. Bu düşünce sadece balın uzun süre boyunca yegane doğal tatlandırıcı olmasından kaynaklanmıyor. Bunun yanı sıra, tatlı yiyecekler tarih boyunca doğal şifa vericiler olarak algılanırmış ve her zaman ayrıcalıklı kişilerin sofrasında yer alırmış. Herodot’un Mısır tarihinden bize aktardığına göre, Mısırlılar tanrılarına adayacakları hayvanları un, kuru üzüm, incir ve çeşitli aromaların balla harmanlanmasından oluşan bir karışımla doldururlarmış. Bu karışımların bazıları günümüzün ağız tadına göre biraz ‘garip’ olarak nitelendirilse de unutmamamız gereken bir başka nokta da, eski çağlarda balın en önemli çeşni maddesi olması. Günümüzün tersine, insanlar yemeklerini sadece aşırı bahatlarla renklendirmiyorlarmış. Örneğin Epaentes’in bize verdiği tarife göre, Yunanlıların en sevdiği ‘bal dolması’, peynir, et, vinegar ve soğanla yapılıyormuş. Romalı retorik ustası Jullius Pollux, Onamasticon adlı kitabında balda pişirilmiş incir yapraklarının tadından bahseder. Kuzey Amerika kızılderililerinden Mohavklar’ın kamp ateşinde pişirdikleri, içi bal, elma suyu ve meyve yağlarıyla doldurulmuş bal kabakları da çok lezzetli olmalı.

Balın şifasına dair en güzel hikayelerden biri de hayatın anlamını alçak gönüllü zevklerde bulan Demokritos’un başından geçenlerdir. Tüm hayatını tutumlu bir şekilde geçirmiş 109 yaşındaki yaşlı bilge, ölüm vaktinin çok da uzakta olmadığını kavradığında, her gün biraz daha az yemeye karar verir. Bu nedenle çeşitli besinlerden birer birer vaz geçer. Tam da en son yiyecekten vazgeçtiği gün Tanrı Deme-ter’in adına düzenlenen festival başlar. Yaşlı adam da bu kutsal günde ölerek saygısızlık etmek istemez. Bunun üzerine festival boyunca içi bal dolu bir kabı burnuna yaklaştırıp koklamakla yetinir. Festival bittiğinde kap önünden alınan bilge, anında ölür.

Her ne kadar günümüzde pek rastlanmasa da, arılarla olan ilişkimiz, balın toplanma ve yenme alışkanlıkları çoğu kez dini ritüelleri çağrıştırmakta. Bu kanıyı doğrularcasına Efes ve Elevsis’deki rahibeler ‘arılar’ diye adlandırılırmış. İbranice’de arı demek olan dbure kelimesinin kökü sözcük anlamına gelen dbr’dan gelir. Aynı lisandaki Deborah ismi de arının asli görevinin Kutsal Söz olan doğru’yu söylemek olduğuna işaret eder. Toplandıktan sonra herhangi bir işleme tabi tutulması gerekmediği için bu mucizevi iksir, Tanrı’nın arılar yoluyla bize ilettiği bir mesajdır; Tanrı’nın sözü, onun çiçeklerinden arılar vasıtasıyla bala taşınır. Kutsal sözün yolculuğu bu kadarla da kalmıyor. Anlatılanlara göre Eflatun ve Pindar gibi büyük şairlerin ağzından çıkan sözleri de arılar taşımış dillerine. Belki de doğumdan hemen sonra ağlayan bebeklerinin dillerini ballı bir bezle saran Senegal ve Ivory Adalı kadınların zihinlerinden de aynı düşünceler geçiyordun Eski bir geleneğe göre evlenen çiftlerin avuç içlerine de bal dökülürmüş. Erkek ve kadın birbirlerinin avuçlarından bal yiyerek birbirlerine kötü söz söylemeyeceklerine ve el kaldırmayacaklarına dair söz verirlermiş. Anlayacağınız eski beraberliklerde balın ehemmiyeti sadece balayı ile sınırlı kalmıyormuş.

Yeraltına ballı mesaj

Arıların Tanrı ve Yaradılış’la olan ilişkileri daha bir çok kültürde karşımıza çıkmakta. Mayaların gizli inanışı Popul Vuh’a göre ilk arı, dünyanın merkezindeki bir kovanda doğmuştur. Bir volkanın lavları gibi elleri yakan ve gözleri kamaştıran bu hayvanın asli görevi insanı kayıtsızlık ve bilgisizlikten uyandırmaktır. Romalıların ilkbahar tanrıçası Prosperina’nın mekanı da yeraltıdır. Bu tanrıçayı çok kızdırmaktan korkan Romalılar, O’nun yer altından ateşten bir yılan şeklinde çıkmasını engellemek için çare olarak ballarından fedakarlık etmişler.

Ovid’de balın aslında bize şarap tanrısı Baküs’ün bir armağanı olduğunu söyler. Baküs bir sefer sonrasında satirleriyle beraber hoplaya zıplaya geri dönerken satirler sistralarını çalmaya başlarlar. Çınlayan enstrümanların sesiyle bir ağaçtan çıkan bir yığın böcek üzerlerine üşüşür. Baküs de böcekleri alıp ilk kez bal yapacakları yere götürür.

Tabi bu efsaneyi duyduktan sonra Yunanlı ve Romalıların şaraba bal katıp fermante ederek mead denilen bir içki elde ettiklerini öğrenmek pek şaşırtıcı olmuyor. Tıpkı doğumlarda olduğu gibi ölümlerde de balla yapılan ritüellerin ayrı bir yeri var. Neolitik çağlardan itibaren Babil, Sümer ve Girit gibi bir çok medeniyet önemli insanlarını balla birlikte gömmüştür. Çünkü bal diğer dünyaya girişin anahtarıdır. Büyük İskender’de ölümünden sonra halis balla mumyalanmış.

Arizona’nın Hopi kızılderilileri de arkada bıraktıkları yılın ölüsünü, kış gündönümünde bal ve undan yapılma bir yemekle simgesel olarak yakarlarmış. Anlayacağınız balın şifası hem burada, hem de diğer tarafta insanoğluna hizmet etmeye devam ediyor, herkese tatlı ve sağlıklı günler dileğiyle…

Ulus Atayurt
29/03/2004

Buğday Dergisi

Toplam Okunma : 205 Bugün Okunma :2 Son Okunma Tarihi:09/03/2010


Şeker Hastalığı ve Bal Tüketimi

Posted under Soru Cevap by Bingöl Organik Yayla Balı on Cuma 2 Nisan 2010 at 10:30

Yediğimiz gıdalar ağızdan başlayarak bağırsaklara kadar uzanan sindirim sistemimiz boyunca aşama aşama sindirilerek en küçük birim olan glikoz yani şeker haline dönüşür. Bağırsaklarımızdan emilen glikoz kan yoluyla hücrelerimize kadar taşınarak bir kısmı enerji için kullanılır.Bir kısmı da yemek aralarındaki açlık dönemlerinde kullanılmak üzere karaciğer ve adalelerde depolanır.

Kan yoluyla gelen glikozun yani şekerin kas hücreleri gibi bazı hücrelere girebilmesi ve oralarda kullanılabilmesi için İNSÜLİN adı verilen hormona ihtiyaç vardır. Beyin hücreleri gibi bazı hücrelerde ise buna ihtiyaç yoktur. İnsülin hormonu midemizin hemen arkasında bulunan pankreas adı verilen bir salgı bezi tarafından salgılanmaktadır. Aldığımız gıdaların yeterli düzeyde enerji sağlayabilmesi yani vücutta yakılabilmesi için insülin hormonu vücutta yeterli miktarda üretilmeli ve hücreler tarafından kullanılabilmelidir.

Şeker hastalığı olarak bilinen diyabette pankreas bezinde insülin hormonu ya üretilememekte yada hücreler tarafından kullanılamamaktadır. Şekerin kullanılamaması sonucu halsizlik çabuk yorulma şikayetleri oluşur. Bu durumda kullanılamayan şekerin kandaki miktarı yükselir ve böbrekler tarafından idrarla atılacak düzeye kadar yükselir. Bunun sonucunda hastanın idrarında şeker çıkar (normal kişilerin idrarına şeker çıkmaz) idrara çıkan şeker beraberinde suyu da idrara sürükler ve hastaların idrar miktarları bu nedenle artış gösterir. Hastalar bol miktarda ve sık sık idrar yapmaya başlarlar. Geceleri de sık sık idrara çıkarlar. Çocuk hastalarda geceleri altlarını ıslatmalar başlar. Vücuttaki su miktarı azaldığı için hastalarda ağız kuruması ve ciltte kuruluk şikayeti ortaya çıkar ve hastalar bol su içmeye başlarlar. Bu arada aç olan hücreler enerji kaynağı olarak depolardaki yağları kullanmaya başlarlar. Sonuçta hastalar zayıflamaya başlar. Yağların parçalanıp enerji kaynağı olarak kullanılması sonucunda da kanda keton cisimler denen yağların parçalanması sonucu ortaya çıkan atık maddeler birikir ki kişide hastalık fark edilememiş ise bu atıkların birikmesi sonucu hastada bulantı kusma karın ağrıları derin soluk alma şikayetleri başlar ve hasta komaya girer Bu hastaların ağızları aseton kokmaya başlar. Hızlı kilo kaybı oluşur.

Şeker hastalığı Genç tipi (tip-1) diyabet ve erişkin tipi (tip-2) diyabet olmak üzere iki çeşit olarak karşımıza çıkar.

Genç tipi şeker hastalığı

Her yaşta ortaya çıkmakla birlikte çoklukla 35 yaştan önce görülür. Şeker hastalarının % 10 u genç tipi şeker hastasıdır. Kişi şişman değildir ve belirtiler aniden ortaya çıkar. Hızla kilo kaybeder. Çoğu hastanın aile bireylerinde şeker hastalığı yoktur. Hastalığın sebebi bağışıklık sisteminde oluşan bozukluktur. Vücudumuzu mikroplara karşı koruyan bağışıklık sisteminde oluşan bozukluk sonucu insülin salgılamakla görevli olan pankreas hücreleri bağışıklık sistemi tarafından mikropmuş gibi yabancı maddeymiş gibi görülerek hasara uğratılır ve insülin imal edemez hale getirilir. Bu hastaların tedavisinde insülin hormonu kullanılması şarttır. Tedavi edilmedikleri taktirde yaşamaları mümkün değildir.

Erişkin tipi şeker hastalığı

Şeker hastalarının % 90 ı bu tip hastalardır. Bunlar genellikle 35 yaş üstünde şişman tansiyonları ve kan yağları yüksek olan hareketsiz bir yaşam tarzları olan kişilerdir. Bu hastaların çoğunluğunda ailede şeker hastası vardır.

Bu hastalarda ana problem var olan insülin hormonunun kullanılamamasıdır. Fakat ilerleyen zamanlarda insülin yetersizliği de oluşabilir. Yani bu hastalarda hücrelerde kilit sistemi bozuktur insülin olmasına rağmen kullanılamamakta ve kandaki şeker hücre içine alınıp kullanılamamaktadır. Aç olan hücreler glikozu içeriye davet için daha fazla anahtar gerektiğini beyine aktarırlar; beyin de pankreasa daha fazla insülin salgılaması emrini gönderir. Daha fazla üretilen, ancak hücrelerin bozuk kilidi nedeniyle kullanılamayan insülinin kandaki düzeyi artar, bu da kişide iştahı arttırır. Gıdayla alınan, ancak kullanılamayıp hücre kapısında ve kanda artan şeker kısır bir döngüye yol açacak, devamlı uyarılan pankreas yorularak iflas edecektir.

Pek çok ülkede diyabet, önde gelen ilk 7 ölüm sebebi arasındadır ve körlük, böbrek yetersizliği ile ampütasyonların (bacak kesilmesi) başlıca sebebidir. Diyabetlileri ölüme götüren sebepler ise kalp krizi, inme gibi kalp damar sorunlarıdır.

Tedavisinde dengeli beslenme ve düzenli egzersiz ile uzun yıllar ilaca ihtiyaç duyulmayabilir. Şeker kontrolünün sadece beslenme ve egzersiz programlarıyla sağlanamadığı hallerde önce ağızdan şeker düşürücü haplar kullanılır, ilerleyen durumlarda bu ilaçlar yetersiz kalırsa insülin hormonu verilir..

Şeker Hastalığı teşhisi nasıl konur;

Yukarda bahsedilen belirtilerin mevcut olduğu bir kişide herhangi bir zamanda ölçülen kan şekeri düzeyi değerinin 200 mg/dl ya da en az 8 saatlik açlık sonrası yapılan ölçümün 126 mg/dl’nin üzerinde olması şeker hastalığı teşhisi koymak için yeterlidir.
Sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz yapabilen riskli kişilerde şeker hastalığının ortaya çıkmasının %58 oranında azaldığı araştırmalarla gösterilmiştir.

Sağlıklı egzersiz haftada en az üç kez ve 30 dakika sürecek şekilde olmalıdır. Egzersiz 5-10 dakikalık ısınma çalışması ile başlamalı ulaşılması gereken en yüksek kalp hızının %70 ine 15-20 dakikada ulaşıldıktan sonra 10-15 dakikada yavaşlayarak bitirilmelidir. Ulaşılması gereken kalp hızı her yaş için farklıdır. Dakikadaki ulaşılması gereken kalp hızı 220 sayısından kişinin yaşının çıkarılması ile bulunabilir. İdeal egzersizler yüzme, yürüyüş ve bisiklettir.

Sağlıklı beslenmede kullanılan rafine şekerlerin miktarı düşürülmeli et, süt, yoğurt, peynir, yumurta gibi yiyeceklerin belirli miktarlarda tüketilmesi, az ve sık yemek yenmesi gerekir. Daha fazla posa yenmeli ve daha az tuz tüketilmelidir.

BU ANLATILANLARDAN ÇIKARILACAK SONUÇ ŞUDUR Kİ ŞEKERDEN OLDUKÇA ZENGİN OLAN BALIN VE DAHİ HER TÜRLÜSÜNÜN ŞEKER HASTALARINA İYİ GELECEĞİNİ SÖYLEMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR.

Kaynaklar:
 Muhteşem Turunç

Toplam Okunma : 160 Bugün Okunma :0 Son Okunma Tarihi:08/30/2010


Sonraki Sayfa »

    Duyuru Panosu

    2010 sezonu yayla balımız çıkmıştır.Yeni sezonla birlikte Türkiye geneli siparişlerimiz yoğunlaşmış durumda siz değerli müşterilerimizin mevcut balımız tükenmeden iletişime geçmelerini öneririz. Coşkun Satıcı | Gsm:0532 282 3993 / 0505 521 9712

Copyright © 2010 Üreticiden Yayla Balı | Üreticiden direkt sofralara...| Numaranızı bırakın biz sizi arayalım | Since 1985.